Archive for the ‘Düşün-ce’ Category

Sistemsel Kan Davaları

Sistemsel sorunları halklar arası kan davasına çeviren ve halâ halkının ”devlet kutsaldır” mantığını kullanarak masumiyet maskesi ardına gizlenmiş sistemin yürütme kurulu, bu tür halklar arası çatışmalardan nemalanarak varlığını güçlendirirken tebaası olarak nitelendirdiği halk kitlelerinin kin ve nefret söylemleri ile birbirlerine saldırmaları ne kadar acı bir durum. Çünkü mevcut durumun temelinin aslında bir düşman yaratmaya endeksli olduğu ve asıl düşman edilmesi gerekenin sistemin ta kendisi olduğu gerçeği, toplumun değer silsilesi içerisindeki hiyerarşiye takılıp kalmaktadır.

Sistem hayatımıza o kadar dâhil olmuştur ki kendimizden bir parça gibidir. Bu nedenle de var olan her durumda onu göz ardı ederiz. Çünkü kimse kendi parçasını kesip atamaz ki zaten kapitalist düzende elimizde bulunan, bizim olan her şey bizi ve başkalarını mutsuz etse bile yok edilmemelidir. Kazanmanın ulvileştiği bu düzene göre kaybeden olmak doğal sirkülasyon içerisinde seni yok etmeyi vicdani olarak meşrulaştıran bir dayanaktır: “Kaybeden yok olmaya mahkumdur ve bundan toplumsal olarak rahatsız olmanızı gerektirecek her hangi bir vicdani yükümlülük hissetmeyiniz” mesajı bazen belgeseller, bazen masallar, bazen de şahit olduğumuz veya yaşadığımız olaylar ile bilinçaltımıza işlenmektedir. Bunların sonucunda var edilen bu kaybetme korkusu bizlerde ”kötünün iyisi” diye saçma sapan bir düşünce meydana getirirken, insanların kendilerine olan güvenlerini de yerle yeksan etmiştir ama bu öz güvensizlik bizi hiç rahatsız etmemiştir. Çünkü sistem diye bir parçamız vardır ve bizim için her zaman en iyisini de yapsa en kötüsünü de yapsa o bir güçtür kazanılan bir parçadır ve kesip atılamaz.

İç Mihrak

Var edilen bu sistem kendini ”Vatan” kisvesi altında bizlerde bir değer haline getirerek gönüllerde ki yerini daha da sağlamlaştırmışken, her ihtimale karşın kendini koruma altına almayı da ihmal etmez. Artık hayatımızda gelişen her acıya otomatikleşmiş cevaplar verebiliriz: ”Vatan Sağolsun!”. Evet, halk tehdit altındaysa ve biz bu durum neticesinde acılar yaşıyorsak belki duruma böyle bir yaklaşım sergilenebilir ama egemenlerin savaşı ne zaman ki halklara indirgenip halklar arası kan davası haline getirildi o zaman artık ”Vatan Sağolmasın!” çünkü; bu bir vatan meselesi değil egemenlerin güç mücadelesidir ve ne yazık ki bizler de bu mücadelenin yılmaz, yıkılmaz piyonlarıyız ve bu şekilde devam ettikçe de ilelebet payidar kalacağız.

Her büyük sistem kendi varlığını devam ettirebilmek için kendi kadar güçlü olmayan ancak kendi varlığını kutsallaştıracak karşı güçler yaratır. Vel hasıl halklar olarak aramızda ki kan davası devam ededursun, bizler sistemlerin yılmaz ve yıkılmaz bekçileri olarak onları korumaya devam edelim(!) Onlar; yıkabilirler, yakabilirler, yanlışlıkla öldürebilirler mesela, hatta her şeyden münezzehtirler, ta ki kaybeden olduğumuzu anlayıncaya kadar.
Salih Ergün

Kuralsızlığa… Dada Manifesto 1918

I.Dünya Savaşı sırasında bir grup aydın ve sanatçının kantarın topuzunu bilerek ve isteyerek kaçırmaları sonucunda ortaya çıkmıştır. Kendilerini hiçbir koşulda sanatçı olarak nitelendirmeyen Dadacılar sanatı ve savaşı çıkaran toplumun aynı olduğunu söyleyerek insanların yozluğunu yüzlerine haykırdılar. Sanat insanların kötülüklerini gizleyen bir maskedir Dadacılar için.

Patlayan bombaların arasında meydana gelen bu akım savaş mantığının saçmalığına duyduğu nefretle, savaş toplumuna beklemeyen yerlerden kimsenin hayal bile edemediği şekilde kroşeler çıkardı. Bu akımın öncüleri tüm yerleşik değer sistemine karşı yeni, yaratıcı ve deneysel bir bakış açısıyla uyuşuk beyinleri 50 kalibrelik Smith Wesson’ larla uçurdular.Sevgili Allen Gingsberg’in “Howl” adlı şiirinde şöyle bir dize geçer “New York Şehir Kolejinde Dadaizm sunumu yapanların üzerine patates salatası atanlar… (çev: Şenol Erdoğan)” bir karşı kültür güzellemesi niteliğinde devam eden bu dizelerde de görüldüğü gibi tüm yıkım başlatanların başına gelen hazımsızlık sonucu verilen tepkilerle Dadacılar da karşılaşmışlardır.

Akımın babası sayılan Tristan Tzara 1950 yılında yaptığı bir radyo konuşmasında Dada’nın doğuşuyla ilgili şu açıklamayı yapmıştır:

“Dada’nın nasıl doğduğunu anlamak için, bir yandan, Birinci Dünya savaşı sırasında bir çeşit hapishane olan İsviçre’de yaşayan bir genç ruh halini, öte yandan da, o çağın sanat ve edebiyatının düşünsel düzeyini göz önüne getirmek gerekir. Hiç kuskusuz savaş bitecekti, zaten daha başkalarını da gördük, daha sonra… Ama 1916–1917 yıllarında, savaş sanki demir atmış, hiç bitmeyecekmiş gibi geliyordu ve gittikçe tutarsız ve gerçek dışı bir boyut kazanıyordu. İğrenme ve isyanlarımızın kaynağı bu oldu. Savaşa kesinlikle karşıydık ama, ütopik bir barışçılığın tuzaklarına da düşmemiştik. Köklerini sökmedikçe, nedenlerini ortadan kaldırmadıkça, savaşın ortadan kaldırılamayacağını biliyorduk. Alabildiğine büyüktü yaşama sabırsızlığımız, o oranda da çağdaş denen uygarlığın tüm görünüşlerinden nefret ediyorduk; tüm dayanaklarından, mantığından, dilinden. Başkaldırımız gülünç ve saçmanın tüm estetik değerleri alt-üst ettiği biçimler kazanıyordu… Unutmamak gerekir ki, saldırgan bir duygusallık insana ait tüm değerleri maskeliyor, yüksek düzey savında olan tüm sanat alanına yerleşiyor ve kentsoylu sınıfın gücünü simgeliyordu…”

Salih Ergün

***********************************************************************

Gazetecileri beklenmedik bir dünyanın

kapısına getiren bir sözcüğün – DADA –

büyüsü, bizim için hiçbir önem taşımıyor.

Bir manifestoya girişmek için A.B.C.’yi istemek gerek, 1, ,2, 3’ e karşı ateş püskürmek, sinirlenmek ve kanatları bilemek, fethedip yaymak için küçük ve büyük a’ları, b’leri, c’leri, imzalamak, haykırmak, sövmek, mutlak, çürütülemez bir açıklık biçiminde düzenlemek düzyazıyı, doruk noktasını ispatlamak ve nasıl bir yosmanın son kez belirmesi tanrı’nın özünü ispatlarsa, işte öyle, yeniliğin yaşama benzediğini ileri sürmek. Varlığı akordeonla, manzarayla ve tatlı sözlerle çoktan ispatlanmıştı.

Kendi a. b. c.’sini dayatmak doğal bir şeydir, – dolayısıyla da acınacak bir şeydir. Herkes bir billur blöfmeryemana biçiminde öyle yapar, para sistemi, ecza maddesi, ateşli ve kısır bakara çağıran çıplak bacak biçiminde. yenilik sevgisi bir sevimli haçtır, çocuksu bir adamsendeciliği gösterir, nedensiz, geçici, olumlu işarettir. Ama bu gereksinim de eskimiştir. Sanata en aşırı sadelik insanca ve sahici olunur, sıkıntıyı çarmıha germek için atılgan ve coşkulu. ışıkların kavşağında, tetikte, dikkatli, yılları pusuda bekleyerek, ormanda.

Bir manifesto yazıyorum ve hiçbir şey istemiyorum, ama bazı şeyler söylüyorum, hem ben de ilkesel olarak manifestolara karşıyım, tıpkı ilkelere de karşı olduğum gibi (ilkeler, her cümlenin manevi değeri için nicelik ölçüleri [1] – fazlasıyla kolaycılık bu; yaklaşık değeri izlenimciler icat etti).

Bu manifestoyu, aynı zamanda, tek ve taze bir solukta, karşıt eylemler yapılabileceğini göstermek için yazıyorum; ben eyleme karşıyım; sürekli çelişki için, olumlama için de, ne lehteyim ne aleyhte ve açıklama yapmam, çünkü sağduyudan nefret ederim.

DADA – işte düşünceleri ava götüren bir sözcük; her burjuva küçük bir oyun yazarıdır, değişik konular uydurur, kendi zeka düzeyine uygun kişilerine – sandalyede oturan kozalara – yer açmaktansa, entrikayı – konuşan ve kendini belirleyen öyküyü – sağlamlaştırmak üzere, (uyguladığı psikanaliz yöntemine göre) nedenleri ya da amaçları ara.

Her seyirci entrikacıdır, eğer bir sözcüğü açıklamaya (öğrenmeye!) uğraşırsa. duvarları yılansı zorluklarla kaplanmış sığmadığından, içgüdüleriyle oynanmasına göz yumar. Evlilik yaşamının mutsuzlukları da buradan doğar. Açıklamak: boş kafataslarının değirmenlerinde kızılgöbeklerin hoşça vakit geçirmesi.

Dada hiçbir anlam taşımaz

işe yaramaz geliyorsa ve hiçbir anlam taşımayan bir sözcük için zaman yitiriliyorsa… Şu kafalarda dolanıp duran ilk düşünce bakteriyolojik düzeydedir: sözcüğün etimolojik, tarihsel ya da en azından psikolojik kökenini bulmak. Gazetelerden öğreniyoruz ki Kru zencileri kutsal bir ineğin kuyruğuna DADA adını veriyor. İtalya’nın bir bölgesinde kübe ve anneye DADA deniyor. Tahta at ve dadı, hem Rusçada hem Rumencede çifte evet: DADA. Bilgili gazeteciler bebeklere yönelik bir sanat görüyorlar onda, günümüzün öbür küçük çocukları çağıran İsa ermişleri ise kuru ve gürültücü ve monoton bir ilkelciliğe dönüş görüyorlar. Bir sözcüğe dayanarak duyarlılık inşa edilmez: her yapı, sıkıntı veren bir yetkinleşmeye yönelir, yaldızlı bir bataklığın durgun düşüncesine, görece insan ürününe. Sanat yapıyı, “kendi kendindeki güzellik” olmamalıdır, çünkü ölüdür; ne neşeli ne üzgün, ne aydınlık ne karanlık; ermiş hallerin pastalarını ya da atmosferler arası kambur bir koşunun terlerini sunarak ya sevindirmek ya da kötü davranmak bireylere. Bir sanat yapıtı, yasa gereği, nesnel olarak, herkes için, hiçbir zaman güzel değildir. Demek ki eleştiri gereksizdir, eleştiri her birey için, yalnızca öznel olarak ve en küçük bir genel nitelik taşımaksızın vardır. Bütün insanlığa ortak psişik temeli bulduk mu sanıyoruz? İsa’nın girişimi ve kutsal kitap, geniş ve iyilikçi kanatlarının altında şunları gizler: boklar, hayvanlar, günler. Şu sonsuz, biçimsiz çeşitlemeyi yani insanı oluşturan kaosa düzen vermeyi nasıl isteyebiliriz ki? “komşunu sev” ilkesi bir ikiyüzlülüktür. “kendini tanı” bir ütopyadır ama daha kabul edilebilir niteliktedir çünkü içinde kötülüğü barındırır. Acımak yok. Katliamın ardından bize arınmış bir insanlık umudu kalır. Hep kendimden söz ediyorum çünkü ikna etmek istemiyorum, başkalarını kendi ırmağıma sürüklemeye hakkım yok, kimseyi izimden gelmeye zorlamıyorum, hem herkes sanatını kendi yolu yordamınca ortaya koyar, eğer göğün katlarına ok gibi yükselen ya da kadavraların ve doğurgan kasılmaların çiçekleriyle dolu madenlere inen neşeyi biliyorsa. Sarkıtlar: onları her yerde aramalı, acının büyütüldüğü, kreşlerde [2], meleklerin tavşanları kadar beyaz gözlerde. Böyle doğdu dada[3], bir bağımsızlık, topluluğa güvensizlik gereksiniminden. Bize bağlı olanlar özgürlüklerini korur. Hiçbir kuram tanımayız biz. kübist ve fütürist akademilerden, o biçimsel düşünce laboratuarlarından bıktık. Para kazanmak ve kibar burjuvalara dalkavukluk etmek için mi yapılır sanat? Kafiyelerde para şıngırtısı duyuluyor, tonlamalar göbek kavisi boyunca kayıyor aşağı. Bütün sanatçı grupları, başka başka kuyruklu yıldızlara binerek sonunda bu bankaya vardı. Yastıklara gömülme, yeme içme olasılıklarına kapı açık.

Burada verimli topraklara demir atıyoruz.

Burada haykırmaya hakkımız var çünkü biz ürpermeleri ve uyanışı yaşadık.

Enerjiden sarhoş olmuş hayaletleriz, umursamaz tene saplıyoruz üç dişli yabayı. Baş döndürücü yeşilliklerin tropik bolluğunda lanet selleriyiz biz, zamk ve yağmur bizim terimiz, kanıyoruz ve susuzluğu yakıyoruz, bizim kanımız güç demek.

Kübizm basit bir nesnelere bakma biçiminden doğmuştu: cézanne bir fincanı gözlerinden 20 santim aşağıda tutarak resmederdi, kübistler fincana yukardan bakıyor, kimileri görünüşü karmaşıklaştırıyor. (yaratıcıları unutmuyorum, kesin bir biçin kazandıkları malzemenin büyük hedeflerini de.) * Fütürist, aynı fincanı, birkaç kuvvet çizgisiyle muzipçe süslenmiş, yan yana dizilmiş bir nesneler silsilesi olarak, hareket halinde görür. Tuvalin, entelektüel sermaye yatırımına yönelik, iyi ya da kötü bir resim olmasına engel değildir bu. Yeni ressam bir dünya yaratır, öğeleri aynı zamanda araç-gereçleridir, yalın ve kesin bir yapıt yaratır, tartışmasız. Yeni sanatçı karşı çıkar: artık resim (simgesel ve yanılsamaya dayalı bir çoğaltım) yapmaz o, doğrudan doğruya taştan, ahşaptan, demirden, kalaydan kayalar, anlık duygulanımın saydam rüzgârıyla her yöne döndürülebilen hareketli organizmalar yaratır. * Resimsel ya da plastik her tür yapıt gereksizdir; köle zihinlere korku veren bir canavar olsa da, insan giysilerine bürünmüş hayvanların yemekhanelerini süsleyen yavan yapıtlardan, insanlığın o geometrik açıdan paralel olduğu saptanmış iki çizgiyi bir tuval üstünde, gözlerimizin önünde, yeni koşullar ve gerçekliğinde buluşturma sanatıdır. bu dünya yapıtta belirtilmiş ya da tanımlanmış değildir, sayısız çeşitlemeleriyle seyirciye aittir. Yaratıcısı için nedensiz ve kuramsızdır. Düzen=düzensizlik; ben=ben-olmayan; olumlama=yadsıma: mutlak bir sanatın yüce ışımaları. Kozmik ve düzenli kaosun saflığı açısından mutlak; süresiz, soluksuz, ışıksız, denetimsiz bir saniye olan şu kürecikte sonsuz. * Eski bir yapıtı yeniliğinden ötürü severim. Bizi geçmişe bağlayan tek şey karşıtlıktır. * Ahlak dersi veren ve psikolojik temeli tartışan ya da geliştiren yazarlarda, gizli bir kazanma arzusundan başka, sınıflandırdıkları, paylaştıkları, yönlendirdikleri gülünç bir yaşam bilgisi vardır; tempo tuttuklarında kategorilerin dans ettiğini görmek konusunda diretirler. Okurları bıyık altından güler ve devam eder: neye yarar?
Doymak bilmez kitleye kadar ulaşmayan bir edebiyat vardır. Yaratıcıların yapıtı, yazarın sahici bir gereksiniminden ve yazar için doğmuş bir yapıt. Yasaların sararıp solduğu, yüce egoizmin bilgisi. * Her sayfa patlamalıdır, ya derin ve ağır ciddiyetle, burgaçla, baş döndürücülükle, yeniyle, sonsuzlukla, ezici şakayla, ilkelerin coşkusuyla ya da basılma biçimiyle. İşte sallantıda bir dünya kaçıp gidiyor, cehennem çıngıraklarının yavuklusu olmuş, işte öte yanda yeni insanlar. Kaba sabalar, sıçrayanlar, hıçkırıklara binenler. İşte sakatlanmış bir dünya ve gelişme hastalığına tutulmuş şarlatan edebiyat doktorları.

Size sesleniyorum: başlangıç yok, biz titremiyoruz, duygusal değiliz. Deli rüzgar gibiyiz, yırtıyoruz bulutların ve duaların çarşafını; felaketin büyük gösterisini hazırlıyoruz, yangını, çürümeyi. Yası ortadan kaldırma hazırlığındayız ve gözyaşlarının yerine, bir kıtadan öbürüne uzatılmış sirenleri koyuyoruz. Yoğun sevinç bayraklarını ve zehrin kederinden yoksun kalanları. * Dada soyutlamanın simgesidir; reklamlar ve işler de şiirsel öğelerdir.

Hem beynin çekmecelerini kırıp döküyorum hem toplumsal örgütlenmenin: her yerde ahlakı bozmak ve göğün elini cehenneme, cehennemin gözlerini göğe fırlatmak, gerçek güçlerde yeniden kurmak evrensel bir sirkin doğurgan çarkını ve her bireyin düşlemini.

Soru/n felsefedir: ne yandan bakmaya başlamalı yaşama, tanrıya, düşünceye ya da başka herhangi bir şeye. Bakılan her şey sahtedir. Göreceli sonucun, akşam yemeğinden sonra pastayla kiraz arasında yapılacak seçimden daha önemli olduğuna inanmıyorum. Dolaylı olarak kendi görüşünü dayatmak amacıyla bir şeyin öbür yüzüne çabucak bakma biçimine diyalektik denir, yani, kızarmış patateslerin ruhunun pazarlığını etmek, çevresinde yöntem dansı yapmak.

İdeal, ideal, ideal,

Bilgi, bilgi, bilgi,

Bumbum, bumbum, bumbum,

diye bağırsam, ilerlemeyi, yasayı, ahlakı ve bütün öbür güzel nitelikleri epey doğru bir biçimde kaydetmiş olurum; bunları, çok çeşitli zeki mi zeki insanlar bir yığın kitapta tartışmış ve sonunda, yine de her biri kendi kişisel bumbumuna göre dans ettiğini ve kendi bumbumu konusunda haklı olduğunu söylemiştir;; hastalıklı merakın giderilmesi; açıklanamaz gereksinimler için özel zil; banyo; parasal sıkıntılar; yaşam üzerindeki yan etkileriyle mide; hayalet-orkestra’nın hayvansal amonyak bazlı filtrelerle yağlanmış dilsiz yaylarından bir demet biçimindeki gizemli değneğin otoritesi. Bir meleğin mavi kelebek gözlüğüyle içeriyi kazdılar, yirmi paralık bir ortak minnettarlık uğruna. * Eğer hepsi haklıysa ve eğer bütün haplar yalnız pink’se, bir kez de haklı olmamayı deneyelim. * Yazılanın, usa yatkın bir biçimde, düşünce yoluyla açıklanabileceğine inanıyor insanlar. Ama bu çok göreceli. Düşünce felsefe için güzel bir şey ama göreceli. Psikanaliz tehlikeli bir hastalık, insanoğlunun gerçek-karşıtı eğilimlerini uyuşturuyor ve burjuvaziyi sistemleştiriyor. Son gerçek yoktur. Diyalektik bizi, zaten edineceğimiz görüşlere /sıradan bir biçimde/ götüren eğlenceli bir makinedir. Mantığın titiz maharetiyle, gerçeği sergilediğimiz ve görüşlerimizin doğruluğunu ortaya koyduğumuzu mu sanıyoruz? Duyularca sıkıştırılmış mantık organik bir hastalıktır. Felsefeciler bu öğeye gözlemleme gücünü eklemeyi severler. Ama zihin tam da bu olağanüstü niteliği, güçsüzlüğünün kanıtıdır. Gözlem yapılır, bir ya da birçok bakış açısından bakılır, varolan milyonlarcası arasında o bakış açıları seçilir. Deneyim de rastlantının ve bireysel yetilerin bir sonucudur. * Bilim spekülatif sistem haline gelir gelmez, yararlılık niteliğini – o son derece yararsız ama en azından bireysel niteliği – yitirir yitirmez, bana tiksinti verir. Yapış yapış nesnellikten ve uyumdan, her şey düzen içinde bulan şu bilimden nefret ederim. Devam edin, çocuklarım, insanoğulları… Bilim doğanın hizmetkârları olduğumuzu söylüyor: her şey düzen içinde, sevişin ve kafalarınızı kırın. Devam edin, çocuklarım, insanoğulları, kibar burjuvalar ve kız oğlan kız gazeteciler… * Ben sistemlere karşıyım, sistemlerin en kabul edilebilir olanı, ilke olarak hiçbir sisteme sahip olmamaktır. * Tamamlanmak, ben’inin kabını doldurana dek kendi bayağılığında yetkinleşmek, düşünceden yana ve düşünceye karşı savaşma yürekliliği, ekmeğini kazanmanın gizemi, ekonomik zambaklar biçiminde bir cehennemi sarmalın apansız harekete geçmesi:

Dadacı kendiliğindenlik

herkesin kendi koşullarını gözettiği, kendini korumayı değilse de öbür kişiliklere saygı duymayı yinede bildiği bir yaşam biçimine adamsendecilik derim ben, ulusal marşa dönüşen two-step, ıvır zıvır dükkanı, Bach’ın füglerini aktaran kablosuz telefon, kerhaneler için ışıklı reklamlar ve afişler. Tanrı adına karanfiller dağıtan org, bütün bunlar aynı zamanda ve gerçekten fotoğrafın ve tek yanlı din eğitiminin yerini alıyor.

Etkin basitlik.

Aydınlık derecelerini ayırt etme güçsüzlüğü; yarıgölgeyi yalamak ve ve balla ve dışkıyla dolu koca ağızla yüzmek.

Sonsuzluk ölçeğine vurulunca her eylem boşunadır—(eğer düşüncenin, sonucu alabildiğine grotesk olacak bir serüvene atılmasına göz yumarsak—insanoğlunun güçsüzlüğünü tanımak açısından önemli bir veri) ama eğer yaşam ne amacı ne de ilk doğumu olan kötü bir şakaysa ve solgun kasımpatıları gibi, işin içinden tam anlamıyla sıyrılmamız gerektiğine inandığımıza göre, tek uzlaşma temelini ilan ediyoruz demektir: sanat. Sanat, biz zihnin yaman savaşçılarının yüzyıllardır ona bol bol verdiğimiz önemine sahip değildir. Sanat kimsenin canını yakmaz; onunla ilgilenmeyi bilenler okşanıp sevilecekler, ülkeyi sohbetleriyle doldurmak gibi pek güzel bir fırsat bulacaklar. sanat mahrem bir şeydir, sanatçı kendi için sanat yapar; anlaşılır bir yapıt gazetecilerin ürünüdür, çünkü şu anda bu canavarı yağlıboyalara karıştırmak hoşuma gidiyor: kağıt tüp metale öykünmüş, siz sıkınca otomatik olarak kin, kalleşlik, alçaklık boşaltan metale.

Sanatçı, yani şair, bu endüstrideki bir reyon şefinde yoğunlaşmış kitleden akan zehirden haz alır, kendisine hakaret edilmesinden mutlu olur: kamu yararı taşıyan bir mantonun sefil astarı, yontulmamışlığı örten paçavralar, içinde aşağılık içgüdüler barındıran bir hayvanın kızışmışlığına katkıda bulunan sidik. Tipografik mikroplar yardımıyla çoğalan pörsük ve yavan et.

İçimizde ki olur olmaz ağlayıp sızlanma eğilimini altüst ettik. Bu türden her sızıntı ishal turşusudur. Bu sanatı desteklemek onu hazmetmek demektir. Bize güçlü, sağlam, kesin ve sonsuza dek anlaşılamayacak yapıtlar gerek. Mantık bir beladır. Mantık her zaman düzmecedir. Kavramların iplerini(sözleri) dışarılara, uçlara, yansımalı merkezlere doğru çeker. Onun zincirleri öldürür, bağımsızlığı boğan bin bir kollu bir devdir o. Mantıkla birleşmiş olsaydı, sanat ensest içinde yaşardı, kendi kuyruğunu içine çekerek, yiyip yutarak – kuyruk beden olurdu durmadan—kendi içinde kendini becererek; ve şehvet protestanlık katranına bulanmış bir karabasana dönerdi; bir anıta, ağır grimsi bir barsak yığınına.

Ama esneklik, coşku ve hatta adaletsizliğin neşesi masumca alışkanlık haline getirdiğimiz ve bizi güzel kılan şu küçük gerçek: kurnazız biz, parmaklarımız yumuşak, uysal ve o sokulgan, neredeyse sıvı bitkinin dalları gibi kayıyor; ruhumuzun göstergesidir adaletsizlik der kinikler. bu da bir bakış açısı; ama neyse ki bütün çiçekler kutsal değildir ve bizde tanrısal olan şey, insan-karşıtı eylemin uyanışıdır. Burada söz konusu çiçek, maskeli yaşamın balosuna giden, zarafetin mutfağına, uysal ya da yağ bağlamış akça pakça kuzinlere giden beylerin yakasına takılacak bir kâğıt çiçek. Bizim seçtiğimizi kötüye kullanır o beyler. Kutupların karşıtlığı ve birliği bir çırpıda gerçeklik olabilir. Ne olursa olsun bu bayağılığı, libidolu, kötü-lük kokulu bir ahlakın uzantısı dile getirmekte diretiyorsak eğer. Ahlak; zekâ ürünü her afet gibi, körelticidir. Ahlakın ve mantığın denetimi, polis memurları karşısında kayıtsız kalmayı dayattı bize – köleliğin nedeni bu—burjuvaların karnını tıka basa doyuran ve sanatçılara açık kalan yegâne temiz ve aydınlık cam koridorları pisleten kokuşmuş sıçanlar onlar.

Her insan şöyle haykırsın: bitirilmesi gereken koca bir yıkma yadsıma işi var. Süpürmek, temizlemek. Kişinin temizliği, delilik durumundan sonra kendini gösterir, yüzyılları parçalayıp yok eden haydutların eline bırakılmış bir dünyanın saldırgan, eksiksiz deliliğinden sonra. Amaçsız, hedefsiz, düzensiz: dizginlenemez delilik, soysuzlaşma. Sözü ya da bileği güçlü olanlar ayakta kalacak, çünkü kendilerini savunmakta atik davranıyorlar, kolların bacakların ve duyguların çevikliği façetalı göğüslerinde alev alev parlıyor.

Ahlak doğurdu iyilikseverlikle merhameti, fil gibi, gezegenler gibi büyüyen ve iyi diye nitelenen o iki yağ topağını. İyilikle ilgisi yok onların. İyilik açıktır, aydınlıktır, kem küm etmez, uzlaşmaya ve politikaya aman vermez. Bütün insanların damarlarına çikolata kıtır ahlak… Bu görevi buyuran doğaüstü bir güç değil, düşünce tacirleriyle, üniversite tekelcilerinin tröstüdür. Duygusallık: birbiriyle kavga eden ve sıkılan bir grup insan görünce, bilgelik ilacını icat ettiler. Şuna buna yafta yapıştırarak, filozoflar savaşı patlak verdi (bezirganlık, bilanço, inceden inceye, aşağılık önlemler) ve bir kez daha anlaşıldı ki merhamet bir duygudur, tıpkı sağlığı bozan, tiksintiyle ilintili ishal gibi, güneşe leke sürmek isteyen it heriflerin iğrenç çabasıdır.

Felsefi düşünce fabrikalarından çıkmış kokuşmuş bir güneşin şu belsoğukluğuna bütün kozmik yetilerin karşı koyduğunu ilan ediyorum.

Dadacı tiksintinin

bütün olanaklarıyla zorlu bir savaşı bildiriyorum.

Ailenin yadsınmasına dönüşebilecek her tiksinti ürünü dadadır; yıkıcı eyleme girişmiş bütün varlığının yumruklarını havaya dikerek protesto: DADA; şimdiye dek kolayca uzlaşmanın ve nezaketin edepli cinselliğiyle reddedilmiş bütün olanakları tanıma: DADA; mantığı, yaratıcı güç yoksunlarının dansını ortadan kaldırma: DADA; uşaklarımızın değerler adına yerleştirdiği her hiyerarşi ve toplumsal denklemi ortadan kaldırma: DADA; her nesne, bütün nesneler, duygular ve karanlıklar, görünmeler ve paralel çizgilerin tam tamına çarpışması birer yoludur savaşmanın: DADA’nın; belleği ortadan kaldırma: DADA; arkeolojiyi ortadan kaldırma: DADA; peygamberleri ortadan kaldırma: DADA; geleceği ortadan kaldırma: DADA; kendiliğindenliğin dolaysız ürünü her tanrıya mutlak inanç: DADA; bir uyumdan, zarifçe, önyargısızca öbür küreye sıçrama: DADA; sesli bir disk gibi fırlatılmış bir sözün, çığlığın çizdiği yol; dönemin çılgınlığına tutulmuş bütün bireylere( ciddi, ürkerek, çekingen, ateşli, güçlü kuvvetli, kararlı ya da coşkulu) saygı duymak; kendi tapınağını bütün gereksiz ve hantal eşyalardan arındırmak; kırıcı ya da müşvik düşünceyi bir çavlan gibi kusmak, ya da—arada hiç fark yok diye büyük hoşnutluk duyarak—içinde yaşatmak o düşünceyi, ruhunun çığlığında, soylu kişi için böceklerden arındırılmış, baş melek bedenleriyle allanıp pullanmış o çalılıkta duyulan yoğunluğun aynısıyla.

Özgürlük: DADA; kasılmış acıların uluması, karşıtların ve bütün karşıtlıkların birbirine sarılması, grotesklerin, sonuçsuzlukların: yaşamın…

                                                                             Tristan Tzara

                                                                      DADA Manifesto 1918



Korkusuzlara… -Fütürizm Manifestosu-

1. Tehlike sevgisinin, enerji ve korkusuzluk alışkanlığının şarkısını söylemeye niyetliyiz.

2. Cesaret, cüret ve başkaldırı bizim şiirimizin önemli öğeleri olacaktır.

3. Şimdiye değin edebiyat dalgınca bir durağanlığı, şehveti ve uykuyu göklere çıkardı. Biz saldırgan hareketleri, ateşli bir uykusuzluğu, yarışçının adımlarını, ölümlü sıçrayışı, yumruğu ve tokadı göklere çıkarmaya niyetliyiz.

4. Dünyanın muhteşemliğinin yeni bir güzellik tarafından daha da zenginleştirildiğini onaylıyoruz: hızın güzelliği. Patlayıcı nefesli bir yılan gibi kaportası büyük borularla süslenmiş bir yarış arabası – kükreyen bir araba Semadirek’in Zaferi’ne kıyasla daha güzeldir.

5. Ruhunun mızrağını dünyaya doğru yörünge halkası boyunca fırlatmış insanoğlunu yüceltmek istiyoruz.

6. Şair kadim öğelerinin heyecan dolu arzularını artırmak için kendisini şevk, ihtişam ve cömertlikle harcamalıdır.

7. Gayret gösterirken karşılaşılanın haricinde, güzellik yoktur. Saldırgan bir karakter olmadan gerçekleştirilen hiç bir iş başyapıt olamaz. Şiir bilinmeyen güçlere karşı, onları azaltacak ve insanın önünde diz çöktürecek sert bir saldırı olarak tasarlanmalıdır.

8. Asılların son ucunda duruyoruz!… Yapmak istediğimiz İmkansızı ve gizemli kapılarını yıkmakken neden geriye bakalım? Zaman ve Uzam dün öldü. Zaten mutlaklıkta yaşıyoruz, çünkü sonsuz, her yerde hazır ve nazır hızı yarattık.

9. Savaşı yücelteceğiz-dünyanın tek hijyenini-militarizm, vatanseverlik, özgürlük getirenlerin yıkıcı hareketleri, ölmeye değer güzel fikirler ve kadınların hor görülmesi.

10. Müzeleri, kütüphaneleri, her tür akademileri yıkacağız, ahlakçılıkla, feminizmle, her çeşit fırsatçı ya da faydacı ödleklikle savaşacağız.

11. Çalışmayla, zevkle ve isyanla heyecanlanmış büyük kalabalıkların şarkılarını söyleyeceğiz; modern başkentlerdeki devrimin çok renkli, çok sesli gelgitlerinin şarkılarını söyleyeceğiz; vahşi elektirikli bir ayla parıldayan cephaneliklerin ve tersanelerin titrek gece heyecanlarının şarkılarını söyleyeceğiz; dumanla süslenmiş yılanları yiyip yutan hırslı demiryolu istasyonlarının; dumanlarının çarpık çizgileriyle bulutlar yaratan fabrikaların; bıçakların pırıltısıyla güneşte ışıldayan, dev jimnastikçiler gibi nehirleri aşıveren köprülerin; ufkun kokusunu alan maceraperest buharlı gemilerin; koca tekerlekleri devasa çelik atlar gibi rayları arşınlayan geniş göğüslü demir başlıklarla zapt edilmiş lokomotiflerin ve pervaneleri rüzgarda bayraklar gibi salınan ve heyecan dolu bir kalabalıkmışçasına bağrışır gibi görünen uçakların sessiz uçuşlarının şarkılarını söyleyeceğiz.

Yapmak istediğimiz imkansızı ve gizemli kapılarını yıkmakken neden geriye bakalım?
Filippo Tommaso Marinetti
(D.22.12.1876 – Ö. 2.12.1944)
**********************************************************************
Bu metin 1909 yılında Filippo Tommaso Marinetti’nin Le Figaro gazetesinde yayınladığı “Fütürizm Manifestosu ve Temelleri 1909″ başlıklı yazısına ait bir bölümdür.Bu metin dahil birçok fütürist sanat adamını bulabileceğiniz “Fütürist Manifestolar Kitabı” Tuna Yılmaz tarafından türkçeleştirilip 6.45 yayıncılık tarafından yayımlanmıştır.İçeriğinde resim,heykel,mimari,tiyatro,…ve daha birçok sanat dalına ait fütürist metinler bulabilceğiniz başucu kitabıdır.
Salih Ergün.

Anarşist İslamın Dünyadaki Yüzü -Taqwacore-

Politik islamın pisliğinden sıyrılarak islamiyete yeni bir bakış açısı kazandıran bu adamlar yıllardır gelenekselleşerek tebâsına sömürü kültürünü pompalayan bu dinin temel taşlarını yerinden oynatıyor.

-Salih Ergün-

**********************************************************************

New York’lu isyankar bir gencin yazdığı ‘The Taqwacores’ adlı kitaptan gerçek İslami punk akımı doğdu. İngiltere’de gösterime giren ‘The Taqwacores’ filmi, İslami punk hareketini, kadın ve eşcinsel haklarını gözeten, İslamı kendilerine göre yorumlayan gençleri anlatıyor.
‘Radikal İslamcı’ deyince akla genç, patlayıcılarla yüklenmiş bir adam, veya şeriat isteyen sakallı cübbeli biri gelirdi bir zamanlar. Ama artık devir değişti: ‘Arap Baharı’nın protestocuları, hem Müslüman, hem de radikaller. Şu sıralar İngiltere’de yeni gösterime giren düşük bütçeli Amerikan filmi ‘The Taqwacores’, radikal İslamın anlamını değiştirmeye yelteniyor.
‘Taqwa’ yani ‘Takva’, Arapçada ‘Allah korkusu’ anlamını taşıyor. ‘Core’ ise ‘çekirdek, öz’ anlamına geliyor. ‘Taqwacore’ ismini bulan, ‘Michael Knight’ adlı 17 yaşındaki New York’lu bir genç. Knight, ailesine başkaldırmak için Müslüman oluyor ve okumak için Pakistan’da bir medreseye gidiyor. Sonradan edindiği adıyla Michael Muhammad Knight, kısa sürede Müslümanlıkta da başkaldıracak bir çok şey buluyor. Dinin kadınlara, geylere ve alkole karşı tutumunu beğenmeyen Knight, “İslamın mutlak bir tanımının olmadığı, onu tanımlayacak özgürlüğe sahip olduğum bir dünya hayal ettim” diyor.
2002 yılında Knight, bu alternatif dünyayı anlatan ‘The Taqwacores’ adlı bir kitap yazıyor ve fotokopi çektirerek dağıtmaya başlıyor. Anarşist bir yayınevinin dağıtımıyla kitap kültleşiyor, aynı ‘Fight Club’ın gerçek dövüş kulüplerinin açılmasına ilham olması gibi, kitaptan esinlenen İslami punk’çı müzik grupları doğuyor.

Kitaptan gerçek hayata…

Boston’da ‘The Kominas’, Toronto’da sadece kadınlardan oluşan ‘The Secret Trial Five’, Chicago’da ‘Al Thawra’nın yanında Pakistan ve Endonezya’da da birkaç İslami punk grubu ortaya çıkıyor. Gruplar kitabı; kadınları ve eşcinsellere saygı gösteren ve gerektiğinde İslamı eleştirebilen bir gençlik kültürünün manifestosu olarak kabul ediyorlar.
Şu anda New York’ta İslam çalışmaları üzerine doktora yapan Knight, “Kitabı 2002’de yazdığımda kendimi Müslüman olarak tanımlayabilir miydim, bilmiyordum” diyor ve ekliyor: “İslamın her şartını kabul etmiyor, sınırlarında geziyordum. Kendimi dışlanmış hissediyordum. Ama punk, başkaldırmayı, farklılığı kutlayan bir kültür. Punkçı çocuklar, kim olduğumdan ve inandıklarımdan korkup utanmamayı öğretti bana.”
2007’de bir tur organize ediliyor, birkaç İslami punkçı grubu Knight’la beraber ABD’den Pakistan’a seyahat ediyor, konserler veriyorlar. 2009’da ‘Taqwacore: İslami Punk’ın doğuşu’ adlı belgesel çıkıyor turdan.
Basının elbetteki konuya ilgisi büyük: Newsweek, daha tek bir şarkı yapmamış ‘Secret Trial Five’ adlı kadın grubunu kaleme alıyor, ‘İslami Punk’ düzinelerce gazete yazısının yanında bir belgesel ve en son 2010 ABD yapımı ‘The Taqwacores’ adlı filmle gündeme oturuyor.

‘Taqwacores’ sinemada

Genç sinema mezunu Eyad Zahra da Knight’la tura katılanlardan. Kitabın İslama bakış açısını değiştirdiğini anlatan Zahra, “Müslüman olarak sorgulamamanız gereken cinsiyet eşitliği ve eşcinsellerin toplumdaki algısı gibi meseleleri tartışmaya açtı” diyor. Zahra, belgeselin ardından kendi düşük bütçeli filmini çekmeye karar veriyor.
Zahra, beş vakit namaz kılarak büyüyümüş, gençken de müzikle içkiyle arası pek yokmuş. Onun ilgisini çeken punk’ın ideolojisi olmuş. “Taqwacore’dan önce isyancı Amerikalı Müslümanlar hip-hop kültürüne ilgi gösteriyordu. Ama punk, sosyal meselelerde hip-hop’a kıyasla daha önyargısız. Eşcinseller için de aşağılayıcı ifadeler kullanmıyor” diyor.
Filmin pembe ‘mohawk’ saç kesimli karakteri Jahangir, sabahları arkadaşlarını elektro gitarıyla namaza çağırıyor. Aralarında makyajlı ve etek giyen bir gey var. Bira ve ot içiyorlar. Siyah çarşafının altından hiç yüzünü göremediğimiz feminist, özgür ruhlu Rabeya, Kuran’ı kırmızı bir kalemle çizerek “Bu ayette erkeklere karılarını dövmeleri söyleniyor” diyor. “Bunu ne yapayım ki ben?” “Cemaatin bütün işe yaramazları, dışlanmışları bir araya geliyor ve grup kuruyorlar” diyor Jahangir ve ekliyor: “Onlar, namazı kaçıran çocuklar, ailelerinden gizli erkek arkadaşlarıyla buluşan kızlar. Müslümanlar, onların Müslüman olmadığını, punkçılar da punkçı olmadıklarını söylüyor.”

İslami punk gerçekten var mı?

Ama ‘İslami punk’a dair bunca şamataya rağmen Jahangir’in bahsettiği dünya hâlâ çoğunlukla bir hayalden ibaret. Hareketten doğan en popüler gruplardan New Jerseyli Kominas’ın müzisyenlerinden Pakistan kökenli Imran Malik, “Bence yaygın bir İslami punk hareketi olmadı hiç” diyor.
27 yaşındaki Malik, “Belgesel için bir kaç grup bir araya geldi, ama film ekibi orada olmaları için para veriyordu. Yani ‘fabrikasyon’ diyebileceğimiz bir durum var ortada” diyor. “Çok çekici, satılabilir bir hikâye olduğu için ilgi çekti İslami punk. Ama o zamandan beri ortaya çıkan çoğu grup ya kaybolup gitti ya da artık Taqwacore kimliklerinden sıyrıldılar” diyor. Malik, gazetecilerin de İslami punk’a ilgi duymasını aynı şekilde açıklıyor.
Filmi çeken Zahra da Malik’le aynı fikirde. “Şu anda kendilerini Taqwacore’cu olarak tanımlayacak en fazla 60 sanatçı vardır,” diyor ve ekliyor: “Ama bu gruplar ABD, Kanada ve Endonezya’ya dağılmış haldeler. Yani pembe dik saçlarıyla bir yerde toplaşmış bekleşen Müslümanlar punkçılar yok ortada. En kayda değer İslami punkçı gruplar Endonezya’da, ama onlar da aşırı İslamcı. Eşcinselleri falan savunmuyorlar, yani asıl mevzuyu biraz kaçırmışlar.”
The Taqwacores filminin karakterlerinin de kafası biraz karışık gibi. Karşı durdukları değerleri temsil eden camiye namaza gidiyor, İslamı kuvvetlendirmek için İslama karşı çıkıyorlar. Sanki hangi tarafta duracaklarını şaşırmışlar.
Peki bütün bunların sonucunda Taqwacore ne anlama geliyor? Kominas grubundan Malik, “Benim için kelime, komplike bir İslam anlayışını temsil ediyor” diyor. “Taqwacore, İslamın batı dünyasındaki ilk sıradışı sesi olabilir. Çünkü insanlar siyah ve beyaz değil aslında. Şahsen çoğu gün kendimi Müslüman bile hissetmiyorum. İslam kültürüne çok yakınım, ama aynı zamanda Amerikalıyım ve rock, hip-hopla da içli dışlıyım. Kendimi ‘mezhepsiz, ateist bir Müslüman’ olarak tanımlıyorum, artık ne demekse” diyor.
Kitabın yazarı ve ‘Taqwacore’ isminin yaratıcısı Knight ise, kitabı hayatının zor ve yalnız bir döneminde yazdığını anlatıyor ve kelimeyi tanımlamak istemediğini söylüyor. “Bu kelime bana ait değil” diyor Knight. “Müslümanlığı temsil eden gökkuşağının renklerinden biri diyebilirim sadece.”
Knight’ın alçakgönüllülüğüne rağmen Taqwacore hareketinin enerjisi devam ediyor: Kitaptan iki uzun metrajlı film, etrafa saçılmış birçok müzik grubu ve bir ton gazete yazısı çıktı. Bu kadarı bile ilham verici bir şeylerin işareti olmalı.
Zahra, Filmin Tahrir Meydanı’na bakan bir evde izlendiğini anlatıyor gururla. Müslüman gençlerin başkaldırısı Arap dünyasında yayıldıkça belki de Taqwacore gerçek anlamını bulabilir.
(The Guardian gazetesinden çevrilmiştir.)

**********************************************************************
Michael Muhammad Knight, Autonomedia, TAQWACORES

Aşağıdaki yazı wikipedia’ da bulunan the taqwacores sayfasının türkçeye çevirisidir.

Michael Muhammad Knight müellifin ilk kitabının adı The Taqwacores (takvakorlar). içerik islami punk rock ortamları. Taqwacores, Allah sevgisi ve korkusunu tarif eden takva kelimesi ile punk rock türü alt etiketlerinden hardcore kelimesini birbirine yedirmek suret ile elde edilmiş. esasen kitap yazılırken böyle bir müzik türü ortada yoktu, ancak piyasaya çıkması ile beraber yaptıkları müziği böyle tanımlamayı seçen bazı gruplar türedi. Örneğin The Kominas, Secret Trial Five böyledir. Kadın kısmı da imamlık etmeli fikrinde olan aktivist reformist Asra Q. Nomani de bu kitaptan epey istifade ettiği söylenir.

Jello Biafra’ nın Alternative Tentacles dağıtımcı şirketi ile anlaşmadan evvel knight kendi imkanları ile çoğalttığı kitabı bedava dağıttı. Bilahare Peter Lamborn Wilson ile anlaşınca The Taqwacores daha düzgün basılıp yayınlanabildi. Şu aralar italyancası İslam punk adile çevirisi sürmektedir.

Kitabın anlatıcı sesi Yusuf Ali. Bu genç Pakistani Amerikalı, New York’ ta mühendislik okumakta, bir kısım öğrenci arkadaşı ile aynı evi paylaşmaktadır. Burası meskenleri olması yanı sıra punk parti vermeye, ayrıca Muslim Student Association veya civar mescitler ile pek geçinemeyen müslüman gençlerin Cuma namazı için toplanmalarına yarayışlıdır.

Kitap basıldıktan sonra sansüre uğramıştır.

‘Düşün’ Emeği

Bilgi/düşünce paylaşmak, Konfüçyüs’ten 25 asır sonra bile yumurta paylaşmaya benzemiyor. İnsanoğlunun en üst meziyetini kullanmanın yasak ve bir o kadar da zor olduğu bir gezegende, rafları kaldırılmış ve gün yüzüne çıkartılması kesinlikle yasaklanmış olan bir yetenek düşünce…

Gelin, baldıran zehirini birlikte içelim…